Günce

Öyküdaşım Nilüfer uzaklarda; coğrafi olarak. Birbirimize fotoğraf yolladığımızda ben karanlıkta çıkıyorum o aydınlıkta. Saatlerimizi ayarladığımızda aramızda sekiz saatlik kovalamaca. Hal böyleyken ben günü bitirirken o daha yeni başlıyor. Bana sorduğunda nasıl geçti gün diye, bir yerde okuduğum gibi “eğer dün yaptığın gözüne hala büyük bir iş gibi geliyorsa, bugün yeteri kadar iyi bir şey yapmamışsın demektir.” diye yaşarken gücüm kalmıyor anlatmaya. Her gün daha büyük bir çaba.

Bir yandan da yaşadıklarım kedinin eve saçılan tüyleri gibi dağılmış ama görünür oluyor. Ona anlatmak ise tüyleri temizleme, toz alma, zihni toparlama çalışması. İşte epeyi uzun bir süre sonunda biraz mektup, biraz günlük kıvamında neler yaptığımın güncesi.

—-

Bolca okuyorum. Seninle başladığımız Moby Dick dışında epeyi kitap devirdim. Neden Moby Dick’e elim gitmiyor bilemiyorum. Başlasam nasıl bitireceğim düşüncesi ağır basıyor. Bu yüzden galiba. Bu ara elime aldıklarımı hemen bitirme yenisine geçme telaşındayım. Evde bir sürü okunmamış kitap artık üzerime üzerime gelmiyor aksine bir kütüphanede yaşıyormuş gibiyim. Bir kitap bitince diğerini ödünç almak için görünmez kütüphaneciden izin istiyorum. Buzdolabım boşaldıkça kitaplıklarım doluyor. Beslenme şeklim değişti.

Evde yalnız değilim. Kelimelerle ilişki kuruyorum. Misafir gibi sokulanlar var; esriklik mesela. Walter Benjamin’in Tek Yön kitabında birkaç yerde birden kapıyı tıklattı düzensiz vuruşlarla. Anlamına bakınca anlaşıldı gelgitliğinin nedeni: sarhoşluk.

Başucu kitaplarıma eklemeler oldu ama yattığım yatağın değil misafir yatağının başucuna. Vay orada yatanın haline. Rüyalarına girecek Albert Camus’nun Veba’sından dökülenler: “dünyada kimse, hayır kimse, Tanrı’ya inandığını sanan Paneloux bile, böyle bir Tanrı’ya inanmıyordu, çünkü kimse kendini sonuna kadar Tanrı’nın ellerine bırakmıyordu…”.

Perşembe akşamları Birgül Oğuz ile birlikte üç saat zamanda yolculuktayım. Milattan önceye uzanıyoruz. Nasıl yazdıklarına, değiştiklerine, nereye gittiklerine bakıyoruz. Yazının Halleri deniyor bu buluşmaların adına. Halden hale giriyoruz. Oidipusla müphem (belirsiz) olanın sınırlarında daha rahat dolaşıyorum: hem kral hem katil, hem baba hem kardeş, hem eş hem oğul. Ya o ya bu diretmelerimden kopuyorum yavaş yavaş.

Sadece tek tip giyinenler var ya mesela kot beyaz tişört. Giysiye ya da nasıl göründüğüne ayrılan zamanı başka yerde kullananlar gibi konumlandırıyorum onları. Yüz birimlik enerjinin otuzunu dış görünüşünü düşünmekle geçireceğine başka bir yere aktarmak harika geliyor. Bunun üzerine kafa yoruyorum çokça. Ne benim enerjimi sömürüyor: olumsuz insanlar? adım atmak isteyen atamayan insanlar? devamlı şikayet edenler? İşte hepsini bir kenara bırakıp deneyen, hatalarını iyileştiren, değişen insana enerjimi aktarmak istiyorum, belki de sadece kendime.

Bütçe tutuyorum. Öyle para cinsinden değil. Farkındalık biriminden. Gelirlerim okuduklarım, gördüklerim, denediklerim giderim idraklerim oluyor. Para biriminde giderin gelirini aşmasın derler ya bu bütçede tersi makbul. İdrakin hep daha fazla olması gayreti. Yoksa gelir şiştikçe şişiyor, parası çok kafası boşlardan farkın kalmıyor; bilgisi çok, idraki yok.

Böyle geçiyor günler, dünyanın boşlukta dönüşü hep hayret verici kalıyor. Bir gün dursa diye başlayan hikayeler üretiyorum. Neyse o kıyamet, felaket, kurtuluş o ana gelsek, bu özlemi bitirip başkalarının yüzyıllar önce anlattıklarıyla çevrili olana değil de kendimizin keşfedeceği bir dünyaya doğsak.

Sevgiyle,

Banu

 

 

 

 

 

GİZLİ EMİR / KONUŞUYORUM, ÖYLEYSE YOKUM…

GİZLİ EMİR / KONUŞUYORUM, ÖYLEYSE YOKUM…

DİKKAT: BU YAZIDA YAZAR İKİ KİŞİDİR; BANU VE NİLÜFER 🙂 Çünkü bu bir Paralel Okumalar yazısıdır, aynı kitabı iki kişi eşzamanlı okuyup bitirmişler, üzerine düşünmüşlerdir.

gizli-emir

Banu:

Melih Cevdet Anday ile Paris Yazıları kitabında tanıştım. Kitabın içinde yer alan Paris’te Yabancılar yazısında şöyle diyordu: “‘Paris, en iyi Eiffel’den görülen Paris’tir.’ sözüyle Parisli, ‘Şu kuleyi görmemek için ona çıkmaktan başka çare yok’ demek istiyor.”* Bu söz üzerine, sevmediğimiz bir kişi, olaydan tamamen kopup etrafındaki güzellikleri görmek için o kişi, olayın içinden geçerek, onun gerçekliğine kabul vererek en tepeye ulaşmak gibi eylem planları kurmuştum.

Böyle böyle düşünürken kitap bitmez oldu çünkü sağolsun Anday sorgulamadan bir yere bırakmıyordu. Okurken ne kadar zorlansam da Lütfi Filiz’in Noktanın Sonsuzluğu kitabında belirttiği anı yaşattığı için mutlu oluyordum: “Huzur, geniş düşünceden doğar. Onun için insan daima düşünce ufuklarını genişletmeye çalışmalıdır.”**

Yüzüm batıya çok dönüktü ancak içinde bulunduğumuz OHAL ise beni buraya çağırıyordu. Ben de bir kez daha Anday’a, onun Gizli Emir kitabına başvurdum. Anday ile yalnız baş edemeyeceğimden, kendisini hayal ortağım Nilüfer ile Paralel Okumalar kapsamına soktuk. Nilüfer’in macerası İstanbul’da başlayıp Panama’ya devam etti, benim ise babamdan kalma kitap ile 2017’den 1971’e gidip geldi.

img_5824

Nilüfer:

Gizli Emir

Asayişi Yerleştirme Olağanüstü Teşkilatı’nın kentin yönetimine hakim olduğu zamanlarda bir grup sanatçı bir arada kalmaya çalışıp hayatlarını bu sıkıyönetime rağmen yaşamaya çalışıyorlar. Bir şekilde kent halkı bu duruma ayak uydurmuş. Başka bir ülkede başka bir zamanda bu kitabı okuyor olsak romandaki ironik atmosfer yadırganacak derecede absürt gelebilirdi bize. Ve zaten geleceğin ne getireceğini bilmeden yaşıyor olmak aynı sıkıntı içinde mücadele veren karakterleri okurken epey bunalttı beni. İşte tam bu sırada romanda bir kıpırdama oldu.

“Kimi zaman korkunç bir olay, olayın hikayesi kadar korkunç değildir. Yaşanan göğüslenmiş  sayılır.”

Ressam Ülkü’nün bu sözü epey düşünmeye itti beni. Yaşanılan onca korkunç olayı düşündüm. Çok da hak veremedim ressama. Sanki benim için yaşanılan her şey bana ulaşan, benim görebildiğim tarafından daha da korkunç ve büyük. Çünkü ben uzaktayım, ülkemle aramda kıtalar var. Ve bir olay yaşandığında o benim belleğimde en kötü parçalarıyla kalıyor.

Banu: Ben de yaşanınca korkunçluk hissi azalır diye düşünüyorum. Yoksa nasıl dayanılır?

Nil: Dayanıyorsun işte. Bu belki de insan olmaya dair bir durum. Doğuştan içimizde olan bir kuvvet. Yoksa dokuz ay içinde yaşadığımız o harika yuvadan ayrıldığımızda nasıl ayakta kaldık.

Yazar karakterleri öyle bilgece konuşturuyor ki, çoğu yerde onun sesini duyuyorum, karakter bir kenara çekilip sözü yazara bırakıyor. Bu durumu sık sık gördüm romanda. Çoğu zaman rahatsız ettiğini itiraf ediyorum. Böyle durumlarda kitaplar epey bunaltıcı oluyor ve okurun okuma hevesini kaçırıyor.

image2

Kişiliğine hayran olduğum tek karakter  heykeltraş Nizam’dı kitapta. Herkesi dinleyen, anlayan, yardımcı olan ve olaylara olumlu yaklaşan bir karakter. Dostlarına zor zamanlarda destek oluyor, onu kendilerine danışman olarak seçiyorlar.

Uçuk kaçık karakterler hikayeyi canlandırmış. Ozan Kadri ve bilgin karakterlerine rastladığımızda birdenbire beklenen gizli emirden uzaklaştık. Ozan Kadri ile fantastik bir dünyaya konuk olduk, bilgin ise bizi bu dünyadan hızlıca çekip, kafamızı karıştırdı. Kendi kendimize felsefe yapmamıza neden oldu. “Madde devinir, devinen doğar ve ölür, öyleyse insan da devinir… Ya da ölür öyleyse…” İşte tam burada düşündük. İnsanın bir madde olduğunu düşünmeye kadar gittim ben. Tabii eğer duygularımız olmasaydı. O zaman işte robot olurduk belki de. Tanrının bizi yaratmaktaki amacı neydi?

Ve Kutlu, Nizam’ın karısı… Nizam’a olan hayranlığını ve güçlü aşkını anlatışındaki o şiirsellik her ikimizi de büyüledi. Dünyada hala böyle şiir gibi düşünen birilerini tanıyorsanız çok şanslınız, onları incitmeyiniz…

George Orwell’ın büyük romanı 1984’ü sık sık hatırladım kitabı okurken. Distopik bir atmosfer kurgulamış Melih Cevdet Anday. Bir sokak arkaya geçebilmek için evlerin içinde açılan tüneller, insanların kendilerini merdiven altlarında ve mezarlıklarda daha güvende hissetmesi, AYOT´un herkesi ve her şeyi izlemesi ve bütün kentin ondan korkması. Bu gibi ögeler 1984’teki Big Brother’ı sık sık hatırlattı bana.

Ve bir meyhanede ölmek üzere olan bir adam, her şeyin iyi olacağını düşünen güçlü bir adam ve aşık bir adam bir araya gelir. O gün masalarında konuk olan gizli emir midir yoksa tanrı mıdır?

Biz gizli emir geldi mi, gizli emir bir insan mıydı, tanrı mıydı, gerçekte var mıydı anlamaya çalışırken yazarımız hikayeyi birden kesti. Zaman zaman bu kitabı yazarken çok eğlendiğini düşündüm. Yaptığı ironiler içinde yaşadığı zamanın üzerindeki etkisini gösteriyor olmalı. Sıkıyönetim günlerinde yazılmış bu nadide roman OHAL günlerinde bize de değişik bir ışık tuttu. Hani gün batımında bir fotoğraf çekmek istersiniz ama güneş arkadan parladığı için fotoğrafını çekmek istediğiniz kişi karanlıkta kalır. İşte tam da böyle görüyorum kendimi. O fotoğrafta yüzüm karanlıkta kalmış…

Banu:

Şimdi bu yazıyı kaleme alırken ne kadar çok şeyi yazmak, paylaşmak istediğime inanamıyorum çünkü kitabı okurken Nilüfer’e çokça şöyle mesajlar yolladım “Gizli Emir çok ağır gidiyor hey Allahım / İkinci bölümde gazete binasında bekleyenlerde gerildim ya / Dokuz doğurdum / Özre hazırlanıyorum okurken sıkıldıysan diye…”.

Gizli Emir gelmedi biz okuduğumuz sürece, belki de Heykeltraş Nizam gibi düşünüp aslında her an gelen gizli emirleri hissetmeliyiz; uzağımızda aradıkça onu bilinmezliğe sürüklediğimizi, bilmek istedikçe sınırladığımızı fark etmeliyiz.

Ve onca sayfa biz de bir emri bekledik. Halbuki sayfa 263’te*** dediği gibi:

– Beklemek değil önemli olan, diye ekledi…

– Bekleme dönemindeki tutumumuz, dedi.

Bitmeyen yazı en iyi yine kitaptan bir alıntı ile biter “Konuşma, tıpkı sahnede olduğu gibi, dinleyenlerden temelsiz ve geçici bir duygulanma uyandırmaktan başka neye yarardı. Yaşayan duyguların anlatımında sözün bir yeri olamazdı. Konuşma, konuşanı yok ederdi. Konuşuyorum, öyleyse yokum.”****

img_5966

*    Melih Cevdet Anday, Paris Yazıları, Adam Yayınları, Syf. 22

**   Lütfi Filiz, Noktanın Sonsuzluğu, Pan Yayıncılık, Üçüncü Kitap, Syf. 113

***  Melih Cevdet Anday, Gizli Emir, Bilgi Yayınevi, Birinci Basım, 1970, Syf. 263

**** Melih Cevdet Anday, Gizli Emir, Bilgi Yayınevi, Birinci Basım, 1970, Syf. 246

Paralel Okumalar 2016

Paralel Okumalar 2016

İki farklı kıtada aynı kitabı okuyan iki kişi için saat farkı ortadan kalkıyor bu kez. Kitabın kafada yarattığı deli sorular tatlı birer sancıya dönüşüyor ve dürtüyor zihinleri. Fikir paylaşımı, akla takılan detaylar, gizli göndermeler, anlam karmaşaları tartışılıyor. Birimizin tıkandığı noktada diğeri bir pencere açıyor, ortalık aydınlanıyor. Paralel okumanın artıları öyle çok ki. Banu ile 2016 yılı içersinde yaptığımız okumalar ikimize de keyif verdi. Yeri geldi güldük eğlendik, yeri geldi fena tıkandık, düşündük. Kah Rusya semalarında şeytan kovaladık, kah bir Avrupa kentinde Tirza’nın babasıyla ağladık. Bir İngiliz hanımefendisi Clarissa’nın partisinde dedikodulara kulak kabarttık. Kuzey Avrupa ormanlarında Doppler’in izinde biz de ruhumuzu aradık. Ve işte sonunda Hızlandıkça Azalıyorum ile ölüm ve yaşam hakkında derin sohbetlere daldık.

2016 yılının son eşzamanlı okuma kitabımız, yaşlılık, yalnızlık, ölüm korkusu gibi pek de çekici olmayan konuları alıp nasıl etkileyici bir roman yazılabilire müthiş bir örnek. Sade ve kısa olmasına rağmen yoğun ve vurucu bir kitap. Ve asla okuyup geçilebilecek bir roman değil. Basit cümlelerin içi öyle dolu ki bazen geri dönüp kendini tekrar okutturuyor, yüzde bir gülümseme, akılda bir tutukluk bırakıyor. Biz okurken çok keyif aldık. Hızlandıkça eksilmeden, aksine koşarken dolu dolu bir hayat yaşamanız ve yaşatmanız dileğiyle. Mutlu yıllar.

Nilüfer

 

Bir kitap kulübündeydim. Sırayla içimizden biri o ayın kitabını seçer, herkes kendi dünyasında sessizce okur bitirir ve toplanıp kitap üzerine konuşulurdu. Sonra grup dağıldı. Birlikte kitap okumak, paylaşmak keyfi baki kaldı.

Öykü Günlükleri paydaşım Konserve Ruhlar Nilüfer ile ayrı zamanlarda okuduklarımız üzerine hep konuşurken Usta ile Margarita kitabında paralel okuma yapmaya karar verdik. Aynı anda başladık, değişik hızlarda ilerledik. Bu kitabı Tirza, Doppler, Mrs. Dalloway takip etti. Kimi zaman o beni, kimi zaman ben onu ileriki sayfaların güzelliği ile gaza getirip kitapları bitirdik.

Hızlandıkça Azalıyorum’da ise aramızdaki sekiz saatlik zaman farkına rağmen eşzamanlılığı iliklerimize kadar hissettik. Kitabın gizemli kalan yönlerinin üzerinden birlikte geçtik. Birlikte şaşırdık, birimizin bastığı noktaya diğerimiz iki nokta daha koydu. Birer gece ara ile dünyanın farklı yerlerinde aynı kitabın son sayfasını okuduk. Okuduğumuz kitap büyük bir yalnızlığı anlatırken biz anlatılanı paylaşarak yalnızlığı kırdık. “Yaşam ancak eylemle anlam kazanır.” alıntısı olan kitabımızın işareti ile yeni bir paralel okumaya yelken açarken eylemlerimiz için notlar aldık.

Banu

paralel-okumalar_1

Günler’den Bugüne // Kitap Bağımlısı

Günler’den Bugüne // Kitap Bağımlısı

“162. gün

Bugün zenginim. Posta kutusundan bir sürü kitap, dergi çıktı. Bir iki de mektup.”*

* Cemal Süreya, Günler, Yapı Kredi Yayınları, 4. Baskı, İstanbul, Mayıs, 2013, sayfa: 78

162. günden alınan ilham ile:

Kitap Bağımlısı

İşte kargocu gözlediğim günlerin birindeyim. Sabahtan beri dört kez kitaplarımı getirecek kargoyu, takip edebileceğim linke basarak kontrol ettim. Kargom adım adım bana geliyordu.

kargo takip

Evde henüz okumadığım elliye yakın kitabım vardı. Kargoda gelmekte olan ise dört yeni kitap. Yoldakileri okumak için duyduğum heyecanın aynını elimdekilere de duyuyordum. Sorun zamandı.

Linke yeniden bastım: “Taşıma Aracında”. Bugün de kitapları bekleyerek geçiriyordum. Artık her hafta bir sipariş verir olmuştum. Tüm hafta bu siparişi izliyordum; hazırlanıyor, paketleniyor, kargoya verildi… Kitaplardan uzak yaptığım işe bu şekilde dayanıyordum; kazandığım parayı kitaplara yatırarak…

Kapı çaldı. Dış kapıyı gösteren ekranda kargocuyu kucağında bir paketle gördüm. Hızlıca kapıyı açtım. Ofisin içinde artık her hafta klasikleşen çığlığımı da ekledim: “Kitaplarım geldiii!”.

Gelen kargocuydu, elinde bir paket vardı ama benim kitaplarım değildi. Öğle saati olmuştu ve yemeğe çıkmak gerekiyordu. Beklediğim kargocunun öğle arasında gelmesi artık yüksek ihtimaldi. Ofisin hemen karşısında ev yemekleri yapan yere gidildi ki kitaplar gelirse yakalanabilsin.

Nitekim yemeğin bitmesine yakın kafamı kaldırdığımda kargo arabası ofisin önündeydi, fark etmemle hareket etmesi bir oldu. Sandalyemden fırladığım gibi kargocuların ismini bilmediğimden kargo şirketini bağırmaya başladım: MNGGGG!!!

Sesimi duyan cadde ve kargo arabası durdu, bana baktı. Tahminim doğruydu, kitaplarım onlardaydı. Kitapları teslim aldım almasına da bir yumru oturdu mideme. Neden bu kadar bağımlıydım?

Aldığım kitapların içinde yer alan “Üzerime Giyecek Hiçbir Şeyim Yok” cevabın bir kısmını veriyordu:

“Otuz iki yaşındayım ve hayatımda hiçbir şey yapmadım… Çevremdeki herkes bir şeyler kuruyor, evlilik, çocuk, ama ben, benim hiçbir projem yok. Sanki bir gelecek umudum yokmuş gibi. Kendimi kısık ateşte ölürken seyrediyormuşum gibi geliyor. Ölümün çok daha hoş olacağına inanıyorum, çünkü hiç olmazsa sonra rahatız. Yakınlarıma neler hissettiğimden bahsetmeye cesaret edemiyorum. Neler hissettiğimi onlara nasıl açıklarım? Bazen, doğumumda derimin altında bir delik olduğunu hayal ederken buluyorum kendimi. İçimde hissettiğim o daimi eksikliğin nedeni o olsa gerek. Kimse görmüyor, ama ben her gün onunla yaşıyorum. Böyle düşüncelere kapılınca delirmekten korkuyorum. Feci şekilde kaygıya kapılıyorum. O anlarda, mutlaka evden çıkmam gerekiyor, alışverişe çıkmam gerekiyor. Dibe batmamanın yollarından biri bu…”**

Yukarıdaki kadar dipte olmasam da giysi, parfüm her ne bağımlısı varsa onların tıpa tıp aynısıydım; bir farkla kitap gibi masum bir nesneyi kendime alet ediyor, bu bağımlılığı örtüyordum.

Bunu fark etmem bir süre daha sipariş vermemi engellemedi, ta ki bir başka şeyi fark edene kadar; içimde delik yok, içim dopdolu, dışa değil içteki zenginliğe bakmam gerekiyor.

banuki

** Elise Ricadat – Lydia Taieb, Üzerime Giyecek Hiçbir Şeyim Yok!, İletişim Yayınları, 1. Baskı, İstanbul, 2015, sayfa: 143

 

 

Günler’den Bugüne // İpteki Ben

Günler’den Bugüne // İpteki Ben

“12. gün

Bir yerde okumuştum: ‘İnsan, yererken aptal, överken zekidir.’ Yapıcı eleştiriden yana söylenmiş bir söz bu. Abartılmış da olsa, bir gerçek payı taşıyor.”*

* Cemal Süreya, Günler, Yapı Kredi Yayınları, 4. Baskı, İstanbul, Mayıs, 2013, sayfa: 8

Bu sözden yola çıkarak; 

İnsan gün içinde mutluluk yanı sıra huzursuzluk, sıkıntı hissediyor. Bazen olumsuz duygularının nedenini bulmaya çalışıyor, bazen de bu negatif hissiyatı geçirmek için keyif vericilere yöneliyor; tatlılar, akıllı cep telefonları, televizyon…

Huzursuzluğun kaynağını bulma yolunu seçince kendimizi her beğenmediğimizi yerer bir halde bulmak zor olmuyor:

– Şu araba kullanışa bak! Kim vermiş buna ehliyeti? Beceriksiz.

– Bu adam bu işten bir bok anlamıyor! Bilgisiz.

– Şu giydiği kıyafet hiç olmuş mu? Yakışmamış! Çok çirkin olmuş.

Kimiz biz? Nereden aldık bu yargılama hakkını? Aşağıladıklarımızın kötü olduğuna nasıl bu kadar eminiz?

Yermek o kadar kolaymış ki. İnsan her saniye kötüleyecek bir şey bulabilirmiş gibi.

Onun yerine övmeyi denemeye koyulunca insan, polyanna maskeli gibi etiketleniveriyormuş, gerçeklerden kaçmakla suçlanıyormuş:

– Trafik var ama manzara da ne şahane!

– O işi düzgün yapamıyor ama aslında çok iyi bir insan.

– Cesur kadın, kıyafetini kendi beğenmiş, giymiş, çıkmış.

Ya ikisini de yapmamaya çalışsaydık?

İPTEKİ BEN

Bir yamacın tepesinde duruyorum. Karşıda bir dağ var. Bir ses “Oraya geç!” diyor, “Al sana ip”. İp birden karşıki dağa uzanıyor, yol oluyor. Ses, elime bir de ip cambazlarının kullandığı çubuklardan veriyor. “Üç hakkın var, birinci ve ikinci düşüşlerinde ölüyorsun ama yeniden diriliyorsun, üçüncü düşüşünde artık dönüşün yok.” diyor.

Neden burada kalamıyorum sorusu aklımdan geçerken ses “Hayatın için gerekli olan her şey karşı tarafta, burada kalırsan ölürsün” diye kükrüyor.

Çubuk elimde ipe ilk adımı atıyorum. Rüzgar tüm bedenimi kaplıyor. İp ayağımın altında titriyor. İkinci adım, üçüncü adım derken ipte bir şekilde duruyorum. Dördüncü adımda aşağı bakıyorum. Yükseklikten başım dönüyor. Beşinci adımda gözüm hala aşağıda; büyük bir çoraklık, hiç ağaç yok, daha dikkatli bakınca çöpleri fark ediyorum. İnsanlar bunu neden yapar diye düşünüyorum. Bencil, sorumsuz, düşüncesiz, cahil insanlar diyorum, dememle birlikte dengemi kaybediyorum, aşağı düşüyorum.

Kendime geldiğimde yeniden yamacın başındayım. Ses “İkinci hakkın.” diyor. Dersimi aldığımı sanıyorum. Aşağıya değil, yukarı bakacağım çünkü aşağısı halen sövmeye çağıran kusurlarla dolu. Kafamı yukarı kaldırdığımda masmavi bir gökyüzü, tablodakilere benzer pamuk bulutlar, rengarenk, güzel sesli kuşlar ve bir de ileride sürpriz bir gökkuşağı mı derken dengemi ikinci kez yitiriyorum ve bu kez göğe doğru çekiliyorum.

Uyandığımda yamacın başındayım. Ses “Son hakkın.” diyor. Adım atmadan öylece bekliyorum. Belli ki bu işi tek başıma beceremeyeceğim. Ses “Karşıya geçmeden ne aşağıyı temizleyebilirsin, ne yukarının güzelliklerini görebilirsin, karşıya geçerken de sadece içine bak, orayı temizle, oranın güzelliklerini gör.”diyor.

Anlamıyorum ama ipe doğru gitmekten başka çarem yok çünkü arkamdaki rüzgar gücünü arttırıyor ve beni yeniden ipin üzerine koyuyor. Karşıki dağ sislere gömülüyor. Hissettiğim tek şey ayağımın altındaki ip. Bastıkça daha çok hissediyorum. Sağa sola devrilmemek için uğraşırken ip ayağımın tam altında kalıyor. Rahatlayınca içime bakıyorum; kendimde sevmediğim şeyler çıkıyor; telaş, hırs, öfke, ciddiyet… Her adımımın arkasından ardımda ipe diziliyorlar, ben ilerledikçe onlar ipe dizili halde kalıyorlar. Nefretim bitince, sevdiklerime, vazgeçemeyeceklerime geliyor sıra. Onlar önüme diziliyorlar, yürümem zorlaşıyor. Bırakmak için üzerlerine basmam gerekiyor. Son arzumun da üzerine bastığımda sislerin sonuna gelmiş oluyorum. Bir sonraki adımımda bastığım yerde çimi hissediyorum; hafif nemli, yumuşak, rahatlatıcı, koruyucu… Önüme baktığımda çimlerin üzerinde birçok insan görürken, arkama baktığımda ipte yeni silüetler beliriyor.

banuki

ipte-denge

 

 

 

Günlerden Bugüne // Lotusun Çağrısı

white-lotus-water-lily-enlightenment-or-meditation-space-flower-water-lily-starry-lights-fairy-dust-and-universe-tranquil-scene-on-black-background-animated-abstract-illustration-30fps-hd1080-seamless-loop_4ys-ezang__M0000

45.Gün

”Kimsenin ölümü Çinli şair Li Po’nunki kadar güzel olamaz. Li Po sandaldaydı, yeterince içmişti. Hava açıktı. Günaçığı değil de, ayaçığı bir gece. Li Po, ayın sudaki görüntüsünü bütünüyle kucaklamak istedi. Bunun için suya sarktı. Kollarını gepgeniş açarak daha da sarktı.”*

Çinli Şair Li Po’nun ölümünden bahsetmiş Cemal Süreya. Onun ölümünde ince bir şey var. Usulca, narin bir ölüm. Şiirleri de ölümü gibi zarif. Doğa ve aşk var içlerinde. Bir tanesini öyle çok beğendim ki aşağıda okuyucağınız öyküye ilham oldu. İsmi Uzak Sevgililer. Soğuk bir kış günü, Çin’e,  Hotan Nehri’nin kıyılarına yolladım Tian Yu’yu : 

 

Hotan nehri bir yılanın kumdaki süzülüşü gibi ahenkli bir devinimle akıyordu.  Nehri bir anne gibi kucaklayan dağlar kış mevsiminin bitmesine hüzünlenmiş gibi eteklerindeki karları ağlıyorlardı. Usul usul akan kar sularının üzerindeki güneş ışıkları taa aşağılardan, nehrin kıyısından bile görülebiliyordu. Tian Yu kocaman bir kayanın yanına gelince durdu. Mola vermek için uygun bir yer diye düşündü.  Saatlerdir yürüyordu. Ayakkabılarını ve çoraplarını çıkarıp nehrin buz gibi suyuna yürüdü. Hotan, davetsiz misafirini hoş karşıladı, ayaklarına bir güzel bir masaj yaptı.

Tian Yu karnını doyurup, nehrin berrak  sularından içip kayaya dayadı sırtını. Göz kapakları ağırlaştı. Uykuya teslim olmadan önce Liyuan’ı düşündü.  Beyaz minicik ellerini, kara gözlerini, küçük kulaklarını… Nehrin üzerinden bir esinti geldi, yanağına değdi geçti. Kokusunu duymuş gibi oldu saçlarının. Ve Liyuan sanki yanındaymış, başını onun omzuna dayamış gibi usulca sarılıp boşluğa kapadı gözlerini. Belki gölgesi gelir diye düşünde, yarısını ona ayırdı üstündeki yorganın.**

Saatler sonra boynunda bir sızı ile uyandı. O kadar uzun uyumuştu ki hareketsiz kalan bedenini ruhu çekip çıkardı uyku kuyusundan. Vücudu dizgine getirmek ruhun görevidir diye düşündü. Kalktı, gerindi, çıtırtılar geldi kemiklerinden. Liyuan’ın bedenini düşündü: Güzel bir uykudan uyanmış,  bembeyaz çarşaflı kocaman bir yatakta, siyah saçları kara laleler gibi saçılmış etrafa, gözleri kapalı geriniyor Liyuan.

Dağların arkasında pusuda bekleyen karanlık  usul usul yayıldı. Ayaçığı*** bir geceydi. Dolunay, Hotan’ın kalbinde bir lotus gibi parlıyordu. Liyuan gibi… Tian Yu doğanın bu inceliği karşısında geceyi burada geçirmeye karar verdi. Gecenin ayazına aldırmadan iyice sokuldu nehire. İlk kadehi Hotan’a kaldırdı. Saflığına, gücüne, şu koynundaki lotusa.  Biraz şarap sundu görkemli sulara. İçtiği her yudumda Liyuan’ı düşündü: Uyanmış, yeşil çayını yudumluyor. Narin parmakları porselen kupasının etrafında. Dudakları ilk yudumun sıcaklığına tepkili, büzülmüş…

Açılması güç bir kilit gibi çatık kaşları**** şarabından aldığı yudumlarla yumuşadı, kozasından yeni çıkmış iki tırtıl gibi şaşkın, soluk gözlerinin üzerinde yayıldılar. Gecenin ayazı düşlerine yuvarlanmasına  engel oluyor, içtiği şarapla savaşıyordu. Ama sonunda galip olan şaraptı.  Nehire, aya, Liyuan’a, geceye ardı ardına kaldırdığı kadehler Tian Yu’yu,  fırtınanın gücüne dayanamayıp nehre düşen bir ağaç kütüğü gibi ağır ve hissiz bıraktı. Vücudunun sağırlığına inat zihni dipdiriydi, Liyuan ile nefes alan, onunla yaşayan bir zihin. Liyuan’ı düşünmek algılarını şaha kalkmış bir at gibi coşturuyor, dizginleri boşalıyor, uçsuz bucaksız bir arazide düşüncelerini durmaksızın koşturuyordu: Liyuan üşümüş gibi, dudaklarında mor menekşeler. Ruhu sonsuz bir yolculuğa çıkmış, bedeni küskün. Derin bir kuyuda Liyuan. Tian Yu başucunda. Gözyaşları yolluyor kuyuya, tıp , tıp, tıp…

Aniden doğruldu Tian Yu. Nehre yürüdü. Lotus daha da büyümüş, büyüleyici ışıklar yayıyordu etrafına. Liyuan’ın gözleri gibi ışıl ışıl parlıyor, Tian Yu’yu çağırıyordu.  Şarabından son bir yudum daha aldı, Hotan’ın kalbine doğru yürüdü, bir kelebeği öper gibi, ürkek ve narin bıraktı kendini lotusun kollarına.

Nilüfer

*Cemal Süreya, Günler, Yapı Kredi Yayınları, 4. Baskı, İstanbul, Mayıs, 2013, sayfa: 21

**Li Po’nun Uzak Sevgililer şiirinden alınmıştır.

***Cemal Süreya’nın Günler’inden, 45.gün’de geçen çok sevdiğim bir kelime

****Li Po’nun Uzak Sevgililer şiirinden alınmıştır.

 

Günler’den Bugüne // Sevgi Tutulmaları

Günler’den Bugüne // Sevgi Tutulmaları

“471.gün

Sevgi belli bir kişiyle ilişki değildir temelde; bir tutum’dur o, bir yöneliş. Kişinin, yalnız sevdiğiyle değil, bütün dünyayla ilişkisini belirler. Erich Fromm”*

Okuyan Okurken Tutulmuş

Cemal Süreya bu güne sadece bu alıntıyı düşmüş. Sanki cümlenin yeteri kadar açık olduğunu  düşünmüş, okuyanla araya girmeye gerek görmemiş. Gelgelelim okuyan, sevmeyi bilmiyormuş; cümleyi okudukça sevgisizliği karşısına çıkmış, satır aralarında sevgiyi sorgulamış, rüyalarda sevgiyi aramış.

Sevgi bir tutumdur diyordu söz, bir tutum, bir tutum, bir tutum…

Sevgi Tutulmaları

Gözlerimi açtığımda Çin’deki o bara doğru yaklaşıyordum. Barın önüne vardığımda, çalışan olduğunu gösterir bar gömleği üzerinde ama sonradan çalışan olmadığını anlayacağım, uzun boylu, sarışın, çekik gözsüz genç adam elimi tutacaktı hiç sebepsiz. Gülecektim ben de. Elimi tutan adam da içeri girecekti ve ben duvarlarımı örecektim. Konuşmayacaktım, tam önümdeki mumdan sigarasını yakarken.

Bar gitgide kalabalıklaşıp müzik başlayınca bu yabancı daha birçok yabancının elini tutacak, dansa davet edecekti. O sırada yanımda yine çekik gözlü olmayan kısa boylu bir adam kadehleri devirerek hayat hikayesini anlatacaktı. Benimkini dinlemek isteyecekti. Bana yaklaşmasına fırsat vermeyen bir hikaye uyduracaktım, içinde sevgi geçtiğini sandığım, sevgisizlik kokan bir düzmece. Benim duvarlarım yükseldikçe onunkiler o kadar alçalacaktı.

Saat ilerledikçe ikisinden tüm bara yayılan sevginin altında ezilecektim, tanıyıp tanımadıkları herkesle sohbet edecek, onlarla dans edeceklerdi. İçlerinden geldiği gibi. Duvarlarımdan onlara ulaşamayacak, onların ulaşmasını engelleyecek, uyanmak isteyecektim kendi yarattığım kabustan.

Gözlerimi açtığımda Bodrum’da, bir sahile düşecektim. Güneş yavaştan yükselmeye başlayacaktı. İlk defa karşımdakine sevgisini sunmaya izin verecektim. Kumların üzerinde bağdaş kurmuş, ellerimi kenetlemiş olacaktım kendi ellerime. Gözlerim karşımda benden cevap bekleyen kişiye yönelecekti. Tutumum mu? Tutumum geçmişten gelen onca yükle sevgisine sunan kişiye güvensizlik, değersizlik olacaktı. Hayır diyecektim gözlerimi kapatıp.

Gözlerimi açtığımda Suadiye’de bir eve varacaktım. Güneş almayan bir ev. Günün gündüz mü gece mi olduğu anlaşılmayan. Bu kez ben, seviyorum diyecektim varla yok arası boşluğa. Seviyorum, eğer benim istediğim gibi olursan, eğer değişirsen, eğer sen de beni seversen… Tutumum şart koşmak olacaktı.

Daha kaç kere uyanacaktım bu sevgisizliklerden başka sevgisizliklere… Yılmışlık içinde gözlerimi bir kez daha kapatacaktım, başka bir kabusa uyanmaya.

Uyandığımda dünyanın dışına çıkmış olacaktım. Tüm yüklerden arınmış, uzay boşluğunda süzülecektim. Güneşe doğru dönmeye gayret ederken arama ay girecekti. Güneşin ışıklarını alamayacaktım. O an anlayacaktım her sonsuz sevgiye yönelişimde araya üzerlerine etiketler yapıştırdığım insanları koyduğumu.

Tutumum mu? Tutumum güneşi görünceye kadar boşlukta sola kaymak olacaktı.

banuki

* Cemal Süreya, Günler, Yapı Kredi Yayınları, 4. Baskı, İstanbul, Mayıs, 2013, sayfa: 200